Enola Holmes (Film İnceleme)

Sir Arthur Conan Doyle, Sherlock Holmes hikayelerini yazmaya başladığında muhtemelen bu kadar uzun yıllar boyunca popülerliğini koruyacağını düşünmemiştir. Popüler hikayeleri seven sinema sektörü de bize farklı farklı Sherlock Holmes hikayeleri sundu. Robert Downey Jr. ve Jude Law’ın oynadığı “şimdilik” iki filmlik seri ve Benedict Cumberbatch ve Martin Freeman’ın oynadığı “şimdilik” dört sezonluk dizi en popülerleri oldu. Her ne kadar yazar Doyle, sadece iki Holmes kardeşten bahsetse de dizide Sherlock ve Mycroft haricinde bir de kız kardeşleri dahil olmuştu hikayeye. Daha öncesi var mı bilmiyorum, ama Sherlock ve Mycroft’un kız kardeşi olarak Enola’nın hikayesi 2006 yılında Nancy Springer tarafından yazıya dökülmüş. Muhtemelen bu fikir dizi senaristlerine güzel gelmiş olacak ki, Eurus Holmes karakterini oluşturmuşlar.

Çok uzun bir giriş oldu. Nerede keseceğimi bilemedim. Ama asıl karakterimize yani Enola Holmes’e dönecek olursak, Nancy Springer tarafından yazılan hikayelerden uyarlama olarak karşımıza çıkıyor. Dolayısıyla çoğu Holmes filminden ayrılan özelliği de Sherlock’un adeta yan karakter olarak kalıyor olması.

Kitap 2006 yılında çıkmış ancak üzerine konuşacağımız film 2020 yılında Netflix tarafından yayınlandı. Kitabı okumadığım için başarılı bir uyarlama mı yoksa esinlenme şeklinde farklı bir hikaye mi anlatıyor, bilmiyorum. Öncelikle filmin kadrosuna bakalım. Enola Holmes karakterini Millie Bobby Brown canlandırıyor. Kesinlikle bir Holmes gibi oynamış. Enerjik bir karakter olarak yer yer kamerayı karşısına alıp fikirlerini direkt olarak izleyiciye anlatması ya da sorması gibi sahneler ile izleyiciyi konunun içine çekme çabasını da başarılı buldum. Zaten Millie Bobby Brown yeni nesil oyuncular arasında beğendiğim isimlerden biriydi. Aynı zamanda bu filmin yapımcılarından biri olması da sektör içerisinde çok daha fazla göreceğimizi ve çok daha popüler bir oyuncu olacağını şimdiden söyleyebiliriz.

Bir Sherlock hayranı olarak Henry Cavill gibi başarılı bir ismi Sherlock Holmes olarak izleme fikri heyecan vericiydi. Tabi Robert Downey ve özellikle Benedict sonrası çıta o kadar yüksekteydi ki, yan karakter olarak izleyeceğimiz Sherlock için o kadar üst düzey bir performans da beklenmemeliydi. Nitekim Henry o çıtaya ulaşamamış olsa da, gayet başarılı bir Sherlock performansı sergilediğini söylemek mümkün. Bir diğer karakter Mycroft, Sam Claflin tarafından başarılı bir şekilde canlandırılmış. Mycroft, Sherlock’un abisi olmasına rağmen Sam, Henry’den küçük bir isim ve fiziksel olarak da daha küçük olduğu belli olan bir isim. Ancak makyaj ve kostümlerle bunu kapatmışlar ve Sam, açık şekilde Henry’den büyük gözüküyordu. Helena Bonham Carter oyunculuğunu eleştirmek haddime değildir. O kadar fazla filmde o kadar zor karakterlerin üstesinden geldi ki Eudoria Holmes karakterini oynamak ona basit bile gelmiştir. Lestrade karakterini alışılmışın dışında bir tercih ile canlandırılmış. Ama Sherlock hikayesinde bile yan karakter olan Lestrade’nin Enola hikayesinde yanın yancısı gibi bir karakter olması bu meselenin üzerinde çok durmamın önüne geçiyor. Sadece orijinal hikayelerdeki karakterleri bu denli farklı canlandırtma merakı Netflix için bence bir dezavantaj. Ama ısrarla vazgeçmedikleri bir huy. Oyuncu performansı olarak Tewkesbury için de birkaç cümle kurup bitirelim bu faslı. Louis Partridge tarafından canlandırılan bu karakter de başarılı bir canlandırma ile karşımıza çıkıyor. Yaşı itibariyle Louis ismini de takip listeme aldım bu filmden sonra.

Filmin müzikleri bir Holmes filmine yakışır cinstendi. Yönetmen performansı da başarılıydı. Özellikle bazı sahnelerde hızlı geçiş için animasyon çizimleri kullanması ve o sahnelerin mizahi yönünün olması güzel fikir olmuş. Sinematografi açısından da güzel sahneler izledik. Ayrıca dönemin kıyafetleri açısından başarılı buldum. Bunu da benzer döneme ait başka filmlerden gördüklerimle kıyaslayarak söylüyorum. Yoksa Kraliçe Victoria döneminin İngiliz kıyafetlerine ilişkin herhangi özel bir çalışmam ya da araştırmam yok yani 🙂

Filmin senaryosu açısından değerlendirmelerime geçelim. Senaryo yer yer sığ kalmış. Mesela ilk defa Enola karakterini izliyoruz. Karakter gelişimi daha iyi verilebilirdi. Anne Eudoria Holmes karakteri de zira tam anlatılamamış bence. Yer yer eskiye dair sahneler ile birkaç şey gösterilmeye çalışılmış ama biraz havada kalıyor. Ancak 2 saatlik film içerisinde herhangi bir kopma yaşatmadan dikkatimi çekmeyi başardı. Bu anlamda sürükleyici olması filme artı yazıyor. Sürükleyici olmasının sebeplerinden biri de temponun hızlı olması. Tabi az önce söylediğim karakter gelişimi açısından sığlık, filmin temposunun sonuçlarından biri oluyor. Mesela Tewkesbury Vakası sanki arada biraz kaynıyormuş gibi kalıyor. Genç Tewkesbury de bu hikayede biraz olsun harcanıyormuş gibi duruyor. Tempo ile birlikte bu kısmı uyduramamışlar ki bu yönüyle de eksi yazıyorum filme.

Senaryonun ön planında Tewkesbury Vakası yer alsa da arka planda kadın hakları yönünden reformların önemine, yer yer ise güncel sosyal düzen ile kanunların uyuşmamasından kaynaklı ortaya çıkan sorunlara dikkat çeken bir hikayesi var. Bu yönüyle de sadece bir hikaye olmaktan çıkıp mesaj verme kaygısı da güden senaryo olması açısından da değerli bir hikayeye giriş yapıyoruz.

Evet bir film incelemesinin daha sonuna gelmişken, Enola Holmes filminin, Robert Downey Jr.’ın üçüncü filmini ya da Benedict abimizin beşinci sezonu beklerken farklı da olsa bir Holmes filmi izlemek iyi geldi. Filmin sonunda zaten devam filmi geleceği ve yeni bir Holmes serisi kazanacağımız barizdi. Zaten filmin ikincisi de 2022 yılında çıktı. İlk film bittikten sonra ikincisini de izlerim düşüncesi oluştu.

Kısaca genel olarak başarılı bulduğum bu filme benim puanım 7/10. Peki sizin Enola Holmes filmi için düşünceleriniz neler?

Yorum bırakın