Piyasada o kadar güzel kitaplar var ki, hepsini okumaya bir ömür yetmez. O kadar güzel filmler var ki hepsini izlemeye bir ömür yetmez.
George Orwell’ın 1984 kitabı da nice zamandır okumak istediğim ama isteklerimden uzak düştüğüm bir kitaptı. Yeni yılın ilk bitirdiğim kitabı oldu. Bitirdikten sonra da hislerimi paylaşmak için buraya geldim. Tabi ki spoiler olabilir. Bu yüzden okumadıysanız bunu dikkate alarak yazıya devam edip etmeyeceğinize karar verin derim.
Okunabilecek kitaplar arasında öne çıkan kitaplardan biri olduğunu tekrar belirtmek gerekmez sanırım. Kitapta anlatılan karşı ütopya ya da distopya, artık hangisini tercih ederseniz edin, mükemmel bir anlatıma sahip.
Kitapta hayran kaldığım anlatım yerlerinden birisi Goldstein üzerinden yazılan yerler. Genel olarak siyasi iktidarlara yönelik müthiş bir eleştiri getiriyor. O bölümleri okuduktan sonra aynı Winston gibi, bildiğiniz şeylerin daha güzel ve etkili cümleler ile ifade edildiğini görüyoruz. Bu yönüyle baktığımızda Winston’un gözünden anlatılan hikayede Winston ile çok rahat empati yapabiliyor hale geldiğimi söyleyebilirim.
Hikayenin bir diğer kısmı ise O’Brien ile yaptıkları konuşmalar… İşte o konuşmalarda da aslında siyasi iktidarların, düşünmeyen ve sorgulamayan seçmenlere neden ihtiyacı olduğu konusu tüm çıplaklığı ile anlatılmış. Özellikle Büyük Birader öncesi oligarşilerin “hatalarını” sayarken sistemlerin kendine “muhalif şehitlerini” yaratma hatasına düştüğünden bahseder O’Brien. Muhalif şehitler üzerinden iktidara karşı direniş artar ve puf, iktidar düşer.. Ancak iktidarı sorgulamayan seçmen sayısı ne kadar çok olursa, muhaliflerin ulaşabileceği kitle potansiyeli düşer. Zaten bu kısımda düşününce, her iktidar adayının kendi “mağdur” kişileri ve bu kişiler üzerinden giden siyasetini de görüyorsunuz. Burada gerçekten mağdur olup olmadığını tartışmıyorum. İyi veya kötü, savunduğunuz ya da karşı çıktığınız bütün iktidar adaylarını düşünün. Hepsinin iktidara karşı yürüttüğü politikada veya söylemlerinde mevcut iktidarın muhalifi olduğu için şehit edildiğini söylediği bir kişi ya da grubu anarak konuştuğunu görebilirsiniz. O an şunu da söylüyorsunuz, mevcut iktidarlar da benzer söylemlerle gelmiş olmasına rağmen, muhalif olduğu dönemde karşılaştığı muameleyi kendi muhaliflerine karşı da gösterme hatasına düşüyor. Yani aslında aynı çark dönüyor. Goldstein’in anlattığı gibi, iktidarı elinde bulunduran yüksek kesimin yerini almak isteyen orta kesim, alt kesimi de yanına alarak iktidarı alır ve alt kesim yine alt kesim olarak kalır. Yerini aldığı yüksek kesim artık orta kesim olarak muhaliftir. Bir müddet sonra yeni orta kesim yeniden iktidar olmak istediğinde alt kesimi yanına alarak yeniden yüksek kesim olarak iktidarı ele geçirir. Bu çark sürekli bir döngü içindedir. Çünkü hepsi O’Brien’ın dediği aynı hatayı yeniden yapıyor.
Yine O’Brien ile olan konuşmalarda Parti’nin neden iktidarı istediğini anlattığı satırlarda kendimi düşünürken buldum. Parti’nin servet, lüks içinde hayat sürmek için değil, salt iktidarı elinde tutmak için yani kendi çıkarları için çalıştığını söylüyor. Çünkü iktidarı elinde tutan, aslında geçmişi ve geleceği kontrol eder. Eğer geçmişi kontrol altında tutarak, bir düşünceyi kişiye “zorunlu ikna” yoluyla benimsetirse, geleceği yani iktidarının devamlılığını da sağlayabileceğini söylüyor. Zorunlu ikna derken, kişinin kendi düşüncesini manipüle ederek, kendi fikriymiş gibi kabullendirmesinden ve bu kabullendirilme işleminin ciddi anlamda ısrarlı şekilde, gerekirse fiziki temas ve eziyet sonucunda ortaya çıkmasından bahsediyorum. Tabi bu kısımlar içerisinde en çarpıcı cümle bana göre şu: “Kimse devrimi korumak için diktatörlük kurmaz, diktatörlük kurmak için devrim yapar” Bu cümleyi okuduktan sonra kitabımı bir süre kapatıp, düşündüm. Tarih boyunca diktatörlük ile suçlanan liderlerin ya da iktidar gruplarının büyük çoğunluğunun, bir devrim sonrasına denk geldiği konusu gözüme çarptı. Sanki Orwell, O’Brien’ın ağzından kurduğu bu cümlede haklı mıydı? Yoksa cümle konu içinde çok çarpıcı olduğu için mi haklı olduğuna inandırıyordu?
Kitap içinde beni en çok etkileyen cümlelerden birisine daha yer vererek yazıyı tamamlamayı düşünüyorum. “Hiçbir yararı olmayacağını bile bile insan kalmanın çok önemli olduğunu düşünüyorsan, onları yendin demektir” Daha önce Oyun Teorisi’ne ilişkin bir yazı yazmıştım. (İlgili yazıya gider) O yazıda “Bütün yanlışlara karşı, tek başımıza da kalsak doğruyu savunmak ve yanlışlara karşı direnç gösterebilmek” diye tanımlamıştım dileğimi. Tek başımıza kaldığımızda bir yararı olmayacağını bile bile doğruyu savunmak… Evet aslında o yazıda kullanabileceğim bu cümleyi, kitabı bu kadar geç okuduğum için kullanamamış ve etkili bir son fırsatını elimden kaçırmışım. Konuyu tekrar cümleye getirirsek, “onlar” kısmına herkes kendince başkasını koyabilir ama benim için onlar, insanı insana kırdıran, vicdanını rafa kaldırmayı telkin etmeye çalışan kişi ya da kişilerdir. Günden güne arttığını düşündüğüm “onlar” ile mücadelem devam edecek. Bu cümle de mücadelemde beni dinçleştirecek kadar etkili bir cümle. İnsan kalarak onları yenmek…
Evet, yazıyı çok uzatmanın bir manası yok. Kitap içerisinde hayatınızı değiştirebilecek, size farklı bir bakış açsı sunabilecek birçok güzel cümle mevcut. Orwell kalemi güçlü bir yazar. Aynı zamanda “robotlaşmaya” meyilli olan insanların, kitaptaki kadar olmasa da kitaptakine yakın bir sosyal yapıya müsait olduğunu belirterek, aslında bir gelecek kaygısı olarak da yazmış kitabı. Çevirmen Celal Üster sağ olsun, bu bilgileri de kendi yazdığı notlar ile ulaştırıyor kitabın sonunda.
Bu arada daha önceki yıllarda okuduğum Hayvan Çiftliği’nin 1984’e göre daha çarpıcı bir eleştiri olduğunu düşünüyorum. Orada kullandığı metaforlar çok daha fazla etkilemişti beni. Bu yüzden kısa bir süre sonra da Hayvan Çiftliği’ne ilişkin yazabilirim.
Son cümlelerimi yazarken, kitaptan uyarlanan filmi henüz izlemediğimi belirteyim. Belki filmi izledikten sonra bir de film eleştirisi olarak bir yazı kaleme alabilirim. Ne de olsa 2023 yılı için hedefim haftada 1 yazı ortalaması 🙂
Sizler kitabı okudunuz mu? Okuduysanız sizin için en etkileyici yeri veya yönü neydi?
haklısınız o kadar çok kitap o kadar çok film var bunlara ayırmaya zaman yetmez.
bugüne kadar 82 tane kitap okudum bunların içerisinde beni en fazla zorlayan dostoyevskinin suç ve cezası ve victor hügonun sefilleri oldu bu iki kitap benim baya bir vaktimi aldı.
bir de seslendirme ile dinlemek zorunda olduğum için okurken harcadığım vakitten daha fazla vakit harcadım.
insanlara yazdığım her yazımda şunları söylemekten geri durmuyorum.
kitap okumaktan hiçbir zaman zarar gelmez okumaktan kaçmayın okuyun ki sizi rüzgarında sürüklemek isteyen cehalet yaşadığınız dünyanızı terk etsin.
BeğenBeğen
Okunan her kitaptan mutlaka bir şeyler kazanılır. O yüzden katılıyorum, okumaktan hiçbir zaman zarar gelmez. Hem Sefiller hem de Suç ve Ceza okurken zevk almıştım. İki kitap içinde de kitabı bir kenara bırakıp düşünmeye sevk edecek kısımlar fazlaca. Tek hatam Sefiller’i özet çevirme olarak okumuşum, bazı kısımlar çok tesadüfi ve hızlı gelmişti. O yüzden hikayesini eleştirmiştim. Okuduğum versiyonun özet çevirme olduğunu öğrendiğimde de eleştirilerimden utanmıştım. Henüz tam hikayeyi okuyabilmiş değilim maalesef.
BeğenLiked by 1 kişi
gerçektende çok manalı yaşanmışlıkları anlatıyor 2 kitapta sefilleri 4 cilt halinde okumuştum.
sizinde bizim yazılarımız hakkında beyanat vermenizi beklerim.
bizi wordpressin okuyucu bölümündeki ara kısmına hüseyin ibiş yazıp aratarak bulmanız mümkündür.
siteler bölümünde karşınıza çıkacak olan hüseyin ibiş kişisel blog linkini tıklayarak takip edebilirsiniz.
ben sizi wordpressin okuyucu bölümünde gezerken gördüm ve takibe almaya başladım.
BeğenLiked by 1 kişi
Takibe aldım, kısa sürede inceleyeceğim blogunuzu 🙂
BeğenLiked by 1 kişi
☺️
BeğenBeğen