Hayat dediğimiz şey temelinde bir yolculuk. Bu yolculuk boyunca da sırt çantamızda bir şeyler taşırız. Yazımı da çantamızda neler taşıdığımıza, nasıl taşıdığımıza ve neden taşıdığımıza dair yazmak istiyorum.
Hayat yolculuğumuza ilk başladığımız anda bizi karşılayanlara “aile” diyoruz. Aile olmanın gerekleri var. Ailemizden beklentilerimiz var. Ailemizin bizden beklentileri var. İşte bu yolculuktaki ilk yükümüz aslında bu beklentiler ve gereklilikler oluyor. Aile dediğimizde de biliyorsunuz, ülkemizdeki sosyolojik yapı gereği sadece çekirdek aile ile kalmıyor. Dıdısından dıdısına kadar adına “akraba” dediğimiz herkesi kapsıyor. Artıları ve eksileri başka bir yazının konusu. Hatta beklentilerin neler olduğununun detaylandırması da başka yazının konusu. Bizim yazımızın konusu bu beklentilerin çantamızdaki yeri.
Aileye dair yüklerimiz sırt çantamıza girdi. Sadece bizim onlardan beklentilerimiz değil, onların da bizden beklentileri giriyor bu çantaya.Bizim beklentilerimiz karşılanırsa sırtımızda destek hissediyoruz. Ama onların beklentileri ile bizim karşılanmayan beklentilerimiz birer yük haline dönüşüyor. Beklentilerin altında kalmanın yüke dönüşmesi de ağır bir yük olarak yolculuktan aldığımız keyfi etkiliyor.
Peki bu yükler yolculuğumuzu nasıl etkiliyor? Sadece kötü anlamda etkilemiyor ama son yıllarda çevremde çoğunluğun böyle hissettiğini dile getirmesine şahitlik ediyorum. Ailemizin bize dair beklentilerini, hayattan daha büyük keyif almak adına birer hedef yapanların, hedefe ulaşması ile yaşadığı mutluluklara ve hayattan aldığı keyfi katlamasına da şahitlik ettim, o beklentileri ağır bir yük gibi sırtlanıp altında can çekişenlere de… Burada birinci ve en önemli ayrım, beklentilerin gerçekliği ile büyüklüğü oluyor. Ayakları yere basmayan çoğu beklenti ağır bir yüke dönüşüyor. İyi eğitim alma imkanı olmayan birinden, sınavda nasıl sorularla karşılaşacağını dahi bilmeyen birinden sınavda derece beklerseniz, o sınavı o kişiye ağır bir yük gibi hissettirirsiniz. Alamadığı derece ise o kişiyi o beklentinin altında ezer. Bu yük de sosyal ilişkilerinde sürekli “geri kalmasına” neden olur. Geri kaldıkça diğer beklentiler de karşılanamama olasılığı artar ve bu döngü “neden yaşadığını bile anlamayan biri” haline gelmesine sebep olabilir. Kötüyü örnekledim, iyilar zaten bir şekilde başarıyı beraberinde getirdiği için hayatımızda daha görünür oluyorlar. Kötüyü örnekledim çünkü bizler de birer aile üyesi olarak kötü seçimlerin nereye gideceğini görelim ki, bunu yapmaktan kaçınalım.
Çantamızda başka neler var? Aileden sonra sosyal çevre giriyor hayat yolculuğumuza. Bu sosyal çevre mahalle arkadaşları, okul arkadaşları gibi ortamlardan dahil oluyorlar. Bir ilişki yürütmenin de kuralları var. Empatisi var, fedakarlığı var, nazını çekmesi var, yanında yürümesi var… Var oğlu var işte. Bunların hepsi bir ilişkiyi güzelleştirirken, ilişkiyi popüler deyimi ile “toksik” bir hale de büründürebilir. Yine bu ilişkiler de ailede olduğu gibi kimi zaman sırtınızı yasladığınız görünüme de sahip olabilir, sizi geriye doğru çekecek ya da altında ezecek yüke de dönüşebilir.
İş hayatı da sırt çantamıza koyduğumuz başka bir seçeneğimiz. Aynı diğer parçalar gibi, sırtımızı yasladığımız bir dağ da olabilir, acımasız bir yük de olabilir. Yaptığınız meslek sizin ilgi alakalarınız veya becerileriniz ile uyumlu ise, aldığınız haz katlanırken, zorundalıkla çalıştığınız ve kendinizi asla orada hayal etmediğiniz bir meslek icra ediyorsanız eziyetiniz katlanır.
Hayallerimizin bu çantada yeri ne oldu? Çantamız hepsini almaya yeterli mi? Bu çantanın büyüklüğü ne kadar ki? Çünkü en önemlisi hayallerimiz değil mi? Hayallerimiz gerçekleştikçe, hedeflerimize birer birer ulaştıkça yükümüz hafiflemiyor mu? Hayat yolculuğumuz zevkli geçmiyor mu? Peki ya hedeflerden uzağa düştüğümüzde hayatın yükü ağırlaşmıyor mu? Aile, sosyal çevre, meslek vs yukarıda saydığım ya da sayamadığım ne varsa hepsi hayallerden geçmiyor mu? Beklentilerimizi hayallerimiz belirlemiyor mu? Aslında çantamızdaki yegane yük hayallerimiz, değil mi? Hayallere verdiğimiz önem, o hayalin büyüklüğünü göstermez mi? Ya hayallere ulaşmak için nelerden fedakarlık edebiliriz? Hangi bedelleri ödemeye hazırız? Yoksa her şey bedelsiz bir şekilde önümüze mi getirilmeli?
Hayat kısa arkadaşım. Kuşlar uçuyor olabilir ama bizler uçamıyoruz. Zamanı da tutamıyoruz. “An” dediğimiz şey çok hızlı kaçıyor elimizden. Sırt çantamıza kendimizin koyduğu ya da farkında olmadan eklediğimiz şeylerin yüke dönüşüp dönüşmemesi çoğunlukla bizim elimizde. Çünkü geçen zaman bizim zamanımız. Yolculuk dediğimiz şey bizim hayatımız. Dolayısıyla çantaya koyduğumuz şeylere verdiğimiz değer de bize ait. Adını doğru koyarsak, ağırlığını da doğru koyabiliriz. Çantaya giren şeylere sırtımızı dayayabiliriz de onları yük haline getirip omuzlarımızı ve gardımızı düşürebiliriz de. Bunu seçecek olan biziz.
Fedakarlık olmadan aile olmaz, arkadaşlık olmaz, işiniz olmaz. Bu fedakarlığı yük olarak görürseniz aileniz ve arkadaşlarınız hayatınızda olduğu sürece size ağır gelecektir, eziyet olacaktır. Ama bu fedakarlığı içten gelerek yaparsanız sırtınızı yaslayacağınız birer destek haline bürüneceklerdir. Farklı bir açıdan daha bakalım. Aile üyelerimizin ve arkadaşlarımızın çantasına da biz giriyoruz. Onlardan beklediğimiz fedakarlıklar da onların çantasında. Eğer doğru oranda fedakarlık beklersek ve karşılayabilirlerse sırt sırta vermiş oluyoruz. Eğer fazlasını istersek, biz onlara yük oluyoruz. Eğer doğru oranda isteyip de alamıyorsak da bu sefer onlar bize yük oluyor. Hassas bir terazi gibi aslında bu denge. Doğru denge herkese güç verirken, yanlış kurulan denge hepimizi altında eziyor.
Bir seyahate çıktığınızda çantanıza sadece ihtiyaçlarını alanlardan mısınız, yoksa “şuna da ihtiyacım olur” diye düşünüp alabildiğiniz her şeyi çantasına koyanlardan mısınız? Ben ilk zamanlarda sadece net ihtiyacım olanları alanlardandım. Bir gün alayım mı acaba, diye düşündüğüm bir eşyama gittiğim yerde ihtiyacım oldu. O gün almadığıma pişman olduğum için, sonraki seyahatlarimde “lazım olur” dediğim ne olduysa çantama koymaya çalıştım. Sonra çantamı büyütmek zorunda kaldım. Sonra ona da sığmamaya başladı eşyalarım. Sonra bir gün sıcak bir havada yüklendiğim eşyalar yorucu oldu. Eve döndüğümde çantayı boşaltırken, fark ettim ki çantanın yarısını hiç kullanmamışım. İhtiyacım olursa diye düşündüğüm hiçbir şeye ihtiyacım olmamış. Sadece kendime ağırlık yapmışım. Başka bir deyişle dengeyi kuramamışım.
Yazıda dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz aslında. Hayat yolculuğumuzda da dengeyi kaçırdığımızda ya yükümüz ağır geliyor ya da başkasına yük oluyoruz. Bu dengeyi kurmak zorundayız. Doğru zamanda doğru hayalleri kurarak, doğru fedakarlıkları yaparak, doğru fedakarlıkları bekleyerek, doğru bedeller ödeyerek kurduğumuz denge yüklerimizi alacaktır. Doğru bedel ve fedakarlık derken, şu örneği de düşünelim. Bir uzay mekiği uzaya giderken, aşama aşama bazı parçalarını atar. Bu atım işlemi hem ağırlığını azaltırken hem de ona yeni bir itiş gücü sağlar. Doğru zamanda doğru fedakarlık yapmıştır aslında. O yüzden daha ileriye gidebilir. Bir parçasını da bırakmıştır o noktada. Kendinden bıraktığı bu parça aynı zamanda hedefe ulaşması için bir bedeldi. Eğer biraz geç bırakırsa o ağırlık onu yukarıya itmeyecek aksine aşağıya çekecekti. Denge her alanda hassas aslında. Ama akışına bıraktığımızda çoğu zaman, doğru anda doğru hamleyi yapabiliyoruz.
Bu yazıya nereden yola çıktım onu da belirteyim, sonra yazıyı bitirelim. George Clooney, Vera Farmiga ve Anna Kendirck’in başrollerini paylaştığı Up in the Air isimli 2009 yapımı bir film var. O filmdeki bir sahneden yola çıkarak bu yazıyı yazmaya karar verdim. İzlemeyenleriniz varsa filmi öneririm.
Evet, benim gözümden hayat yolculuğumda sırt çantamızda neler olduğunu okuduk. Peki sizce bu yolculukta sırt çantamızda neler var? Çantamıza koyduğumuz şeylerin hangileri ihtiyaç, hangileri gereksiz yük? Yorumlarınızı bekliyorum.